YAYLA MEVSİMİNDE CEMRELER DÜŞÜYOR
- Kayhan özen
- 26 Şub
- 2 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 6 gün önce
Toprağın Vicdanı, Sofranın Hafızası

Cemreler düşer birer birer ve ibibik ötünce bahar gelir.
O ses bir takvim yaprağıdır; mayısla haziran arasına düşer, dağ yolları hareketlenir. Kimi başı karlı zirvelerin eteğine, kimi ormanların üstüne, kimi bozkırın en yüksek sırtına kurar çadırını. Dert ortak: Hayvanı yaz sıcağından korumak, taze otla beslemek, kışa bugünden hazırlık yapmak.
Yayla; sadece bir coğrafya değil, bir üretim ahlakıdır. Pesküten, keş, tuzlu yoğurt, sade yağ, külekte tuzlu yağ, deri peyniri, küp peyniri… Liste uzar gider. Hepsi başka yerde yapılır belki ama aynı rayihayı vermez. Çünkü o tat, rakımdan, sudan, kekikten, rüzgârdan gelir. Arıcı için de böyledir; çiçekli yayla demek şekersiz, karakterli bal demektir. Çiçekleri görmek istiyorsan sürülerden önce
çıkacaksın; doğa cömerttir ama boş bırakmaz.
Bu otlarla beslenen kuzu, koyun, oğlak, keçi, dana, inek… Et ve sütünde başka bir hikâye taşır. Ben yıllardır sahada olan biriyim; doğru zamanda, doğru pişirilmiş bir yayla etinin damağa bıraktığı izi bilirim. Bu bir romantizm değil, deneyim.
Şimdi dürüst olalım. Gösterişli sunumlar, uzun dinlendirme masalları, “özel yetiştirdik” söylemleri… Pazarlama güçlü, hikâye parlatılmış. Ama temel soru basit: Buz gibi su, yemyeşil ot ve kekikle büyüyen hayvanla; kapalı alanda, sınırlı hareketle, özel yemle beslenen hayvanın eti bir olur mu? Lezzet aynı olur mu? Sağlık aynı olur mu?
“Zorla satmıyoruz” denebilir. Doğru. Ama bilinçli tercih etmek zorundayız. Çünkü mesele sadece et değil; üretim modeli, toprağa saygı, hayvana merhamet, tüketiciye dürüstlük. Günün sonunda soframız bir değerler beyanıdır.
Bakın; Karadeniz’in yaylalarında yetişen dana, Trakya’da doğal beslenen kıvırcık, İç Anadolu’nun karayakası, Akdeniz’in oğlağı… Bu toprakların her bölgesi kendi karakterini ete, süte, bala işler. Doğru mevsimde, doğru üreticiden, doğru pişirme ile yediğinizde aradığınız kalite zaten burada.
Biz dünyanın en bereketli coğrafyalarından birinde yaşıyoruz. Buğdayı, şekeri, eti, pirinci dışarıdan almak kader değil; tercihlerin sonucudur. Tarım ülkesi olup ithalatla övünmek, kendi aynasına bakmamak demektir. Oysa yapılacak şey net: Üretene sahip çıkmak, şeffaflığı talep etmek, hikâyeyi değil gerçeği satın almak.
Benim çağrım romantik değil, stratejik. Yerel üretimi güçlendirmek bir nostalji değil; sürdürülebilirliktir. Tedarik zincirini kısaltmak bir moda değil; akıldır. Yaylanın emeğini korumak bir duygu değil; milli bir sorumluluktur.
Her zevke saygım var. Ama doğruyu bilmeden tercih yapmayalım. Soframıza gelen her lokmada şu soruyu soralım: Bu ürünün hikâyesi nerede başlıyor? Dağda mı, merada mı; yoksa sadece bir reklam metninde mi?
Toprağın vicdanı vardır. Sofranın da hafızası. İkisini barıştırdığımız gün, hem lezzeti hem geleceği kazanacağız.





Yorumlar